top of page
logo.png

Dünden Tezi Yok Masada Bir Silah Varsa Patlayacak

Yazarın fotoğrafı: Batuhan Bölüm
Batuhan Bölüm
4 Ağu
3 dakikada okunur

Yazar girer. Alkışlar yükselir. Hafifçe eğilip okuyucu selamlanır.


Merhaba! Merhaba, pek sevgili okur. Gün geldi ve artık başlamayı dahi tiye aldığımız bir noktaya ulaştık. Ne o? Hala başlangıçlara takılıp kalınmış diyecek gibisiniz. Aman evlerden ırak ya da tencere tava hep aynı hava demekle yetineceğiz ve hayır, siyasi şaka yapıyor olmamız Türk aydını olmaya çalıştığımız yanılgısı yaratmasın. Biz son ana kadar bu ve pek çokları gibi yazılarda kim olduğumuz ve olmadığımız sorusunu bir alavere dalavere ile -ha bu az önce yazdığımız ikileme de ifade ettiği şey ve orda duruşu itibari ile aynı yola çıkar- sizlere itelemeye çalıştık. Tabi amacımız pek çok, çok çok zeki okuyucu tarafından -kesinlikle anlatım bozukluğu yapmadık- anlaşıldığı üzere, kendi debdebemizi size yansıtmaktı ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu zeki tavrınız bizi oldukça terleteceğe benziyor. Bütün bu aklımıza ilk gelen şeyi yazıp edebiyat yapma tatavasını -ne yani şimdi bunun gibi kelimeleri atalım mı- bir kenara bırakıp kim olduğumuza ve derdimizin ne olduğuna gelirsek şöyle bir şeyle karşılaşırız tahminen: ”Kim ve ne olduğumu bilmiyorum ne yapmak istediğimi de. İçimde onmayan bir şey var ve ne olduğunu bilmiyorum. Birçok şeyi bozmak ve aynı anda birçok şeyi yapmak istiyorum.” Evet pek sevgili okur böyle damdan düşer gibi ifade etmek bize de güzel gelmiyor hatta pek bir romantik geliyor. Pek tabi genizden kalın bir ses, ağır hareketler ve pek bir şekilci poz kesmelerden ibaret, sanat seven üretken adam depresyonu ile ığıl ığıl sıkışıp kalmışlık kokan bir şey de üretecek değiliz. Çözümler üretmek ve bir noktaya varmaya çalışan insanları gibi- örneğin bu yazıya ahlaklı bir suret bulmaya çalışırken alalade sikindirik bir kahvecide çıktıkları tatilin ertrsinde sezgisel yaklaşımları sonucu olduğunu iddia ettikleri problemleri çözmek için oturup siyasi ve toplumsal normları ile birbirlerine girip saatlerce konuştukları gibi- suçlu arayacağız. Biz; siz, hayranlıkla izlediğimiz, işinde pek uzman kimseler gibi yaşayamadığımızı bu hayatı da bir veya iki hadi bilemediniz üçüncü elden tatmak istiyoruz. Bilmem ne tatminimizin,  vücudumuzun her deliğine akacağı bu yaşam sevinci bizim de imrendiğimiz şeyler arasında epey bir yüksekte yer aldığını belirtmek isteriz. Bu yaşama sevinci, hayatı yaşamasını bildiği konusunda ısrarcı olanların belirttiği gibi anı yaşamak ve rafine zevkler için de boğulmak değil de kan, vahşet ve irinin kol gezdiği coğrafyalarda; bir iblisin kesik başı, temperlenmiş çelik ve duvar arasında incecik bir tosta dönerken düzenli seks konusunda epey bir yol kat ettiğimiz partnerimize “ kahverengi sana yakışmıyor hayatım” deyip çevremizdekilerin bu kahverengi olan nanenin edeleli vicudumuzu örten slip boxer ya da nemli vicudumuzu en mahrem yerlerini örten bir fantezi aracı olabileceğini tahmin etmemelerini ummak olduğunu düşünüyoruz. Evet siz bu noktada, “Kardeşim tahmin etse ne olur etmese ne olur?” diyecek olursanız şayet belirtmekten yorulduğumuz- bakın burası kesinlikle sarkazm içermemektedir- devletimizin yanında olduğumuz hususunu -Aa yine Türk aydını olmaya çalışırmış gibi göründük- göz önüne iteklemek isteriz. Bir yeni gelin edası ile yollarını gözlediğimiz sonunu getirme telaşesi dört bir yanımızı sarmış durumda. Yalnız bu sefer belirtmek isteriz öyle gev gev nasıl biteceği konusunda ahkam kesmeyeceğiz ve hatta hazırlıklı olduğumuzu belirteceğiz. Her seferinde işi bu yazını dikte etmek olan bizlerin daldan dala atlama hevesi, sonu için olan hazırlığımız olan “Serçe ile Dört Yavrusu” adına, derleyicisi tarafından değer görülmüş bir masalla kucaklaşıyor. İşteş fiillere olan bu sempatimizin yanında yuvasından düşen bu dört küçük sevimli serçenin yuvasının bozulması ve yuvalarından düşüp bir mevsim sonra geri döndüklerinde babaları ile olan konuşmalarının pek işteş olmayışı ile derin bir hüzne boğuluyor.  Hatta abartmayacağız masalın bitiminde de okuma eylemini gerçekleştiren bizlere, oldukça küstah bir tavırla- hayır, hayır kendi yazınımızdan bahsetmiyoruz- kilisenin yoldan çıkmışları koruyup kollayıp bir avuç buğday ile kapısına köle etmenin çok büyük erdem olduğundan söz ediliyor. Üstelik bizi daha da derinden yaralayan, bu küçük akılsız serçenin babasının da bu küçük çocuğu bunca rahibin arasına bir avuç zerzevat için gönderiyor olması. Sonuna gelirken de- hem masal hem de yazıdan bahsettiğimizi, üstün edebiyat kimselerine (bkz.fularlı) belirtmek isteriz- yazının görünmez satırları arasında gördüğümüz “Bu kadar da düşülmez ki! Hayır, düştü düştü… daha da dedik düşmez herhalde, gene düştü!” gibi kısaltabileceğimiz edebi boşalımını sizinle paylaşmaya değer bulmaktayız.


Aralık ‘21 Bb

Yorumlar


  • TikTok
  • Instagram

Aramıza Katılmak ve Son Gelişmelerden Haberdar Olmak İçin

Edebiyat, Konser, Çizgi roman, Sanat

Aramıza Hoşgeldin!

bottom of page