Le Rayon Vert (Yeşil Işın): Masanın İki Tarafında

Yeşil Işın’ı daha önce izlemişim. Buna rağmen yeniden açtığımda neredeyse hiçbir şey hatırlamıyordum. İkinci izleyişimde ise Delphine, unutabileceğim bir film karakteri olmaktan çıkıp yer yer kendimi gördüğüm, gördüklerimden rahatsız olduğum ama zamanla anlamaya başladığım birine dönüştü.
Filmin başından itibaren Delphine’i hem sinir bozucu hem de güçlü buldum. İnandığı şeyleri yapıyor, savunduğu fikirleri dile getirmekten korkmuyor. İnsanların beklentilerine uyum sağlamak uğruna istemediği şeyleri istiyormuş gibi yapmıyor. Bazen bu tavrı gerçekten rahatsız edici ama aynı zamanda ona karşı bir samimiyet duyuyorsun. Çünkü Delphine sahte değil; üzgünse üzgün, istemiyorsa istemiyor.
Çocuklarla kurduğu yakınlık da dikkatimi çekti. Yetişkinlerin yanında sürekli kendisini açıklamak ve seçimlerini savunmak zorunda hissediyormuş gibi davranırken çocuklarla çok daha rahat. Bu yüzden Delphine’in aslında insanlardan uzak duran biri olduğunu düşünmüyorum. Belki de asıl zorlandığı şey, yetişkin ilişkilerinin beraberinde getirdiği beklentiler ve belirsizlikler.
Pierre’le olan bitmiş gitmiş ilişkisine neden hâlâ bu kadar tutunduğunu da düşündüm. Bunu terk edilme korkusu olarak görmedim. Bence ayrılık Delphine için yalnızca bir insanı kaybetmek değil. Ayrılıktan sonra hayat ona yeni seçenekler sunacak ve bu seçenekler belirsizlik oluşturacak. Pierre varken hayatının en azından bir kısmı belirlenmiş durumda. İlişki bittiğinde ise o alan yeniden açılıyor; yeniden tanışmak, istemek, vazgeçmek ve seçim yapmak gerekiyor.
Zaten Delphine’in belirsizlikle ilişkisini tatil boyunca da görüyoruz. Önünde sürekli seçenekler var ama seçeneklerin çoğalması onu özgürleştirmekten çok huzursuz ediyor. Çünkü seçim yapmak, diğer ihtimallerden vazgeçmek ve seçtiğinin yanlış çıkabileceğini kabul etmek anlamına da geliyor.
Bir noktada kendime şu soruyu sordum: Delphine hayatın sürekli yanında gezdirdiği kitaplar gibi olmasını mı bekliyor?
Kitaplarda bir karşılaşmanın, bir nesnenin ya da tesadüfün boşuna orada olmadığını düşünürüz. Delphine de hayatı böyle okumaya çalışıyor gibi. Rastlantıların yalnızca rastlantı olmasını istemiyor. Bir insanla karşılaşacaksa onun herhangi biri olmasını istemiyor. Hayatın ona bir şekilde doğru olanı göstermesini bekliyor.
İsveçli kızla sahilde restoranda oturduğu sahne bu yüzden beni en fazla düşündüren sahnelerden biri oldu. Delphine konuşurken kendimi ona çok benzettim ve aynı anda onun hiç de olmak istemediğim biri olduğunu fark ettim. Fakat sonra şunu da düşündüm: O masada yalnızca Delphine’in tarafında oturmadım. Hayatımın bazı dönemlerinde İsveçli kız gibiydim.
Ben dönem dönem hep uçlarda gezdim. Ya çok seçici oldum ya da hiç olamadım. Delphine gibi olmamak için zaman zaman diğer uca savruldum. Hiç seçici olmadan yaptığım yanlışların yükünü hâlâ taşıyorum.
Bu yüzden o sahnede bir taraf seçmek benim için kolay değildi. Delphine’in kendisini koruyan seçiciliğini de, İsveçli kızın deneyime açıklığını da anlayabiliyorum. Ama ikisinin de aşırı hâli başka bir kayıp yaratıyor: birinde hayatın dışında kalmak, diğerinde ise kendinden uzaklaşmak.
Filmde duyduğum şu cümle bu yüzden özellikle aklımda kaldı:
“Beklemek, umutlarını boşa harcamaktan, yok etmekten daha iyi.”
İlk duyduğumda bunu Delphine’in pasifliğini açıklayan bir söz gibi düşündüm. Fakat finalden sonra anlamı değişti. Beklemek her zaman korkaklık olmayabilir; bazen insanın kendisi için değerli olan bir şeyi herhangi bir ihtimal uğruna harcamayı reddetmesidir.
Yine de film yalnızca beklemeyi savunmuyor. Delphine, yeşil ışını görmeden önce Jacques’a doğru bir adım atıyor. Jacques’ın doğru kişi olduğunu bilmiyor, aralarında ne olacağını da bilmiyor. Buna rağmen ilk kez sonucu bilmeden bir ihtimale “evet” diyor.
Bu yüzden finalde yeşil ışını gerçekten görmesi benim için çok anlamlıydı. Film boyunca hayatın kitaplar gibi olmasını beklediğini düşündüğüm Delphine, sonunda aradığı işareti görüyor. Ama bu işaret bir ilişkinin garantisi değil. Daha çok, Delphine’in belirsizliğe rağmen attığı adımın ardından gelen bir karşılık gibi.
Filmin sonunda Delphine’in seçici olmakla bütünüyle doğru yaptığını düşünmüyorum. Onun seçiciliğinde kendisini koruyan bir taraf var ama aynı seçicilik zaman zaman hayatın karşısına çıkardığı ihtimalleri daha başlamadan reddetmesine de neden oluyor.
Belki Delphine’in bulması gereken şey daha seçici ya da daha cesur olmak değil, ikisinin arasında bir dengeydi.
İsveçli kızla Delphine’in oturduğu o masayı düşündüğümde artık bir taraf seçmek istemiyorum. Çünkü hayatımın farklı dönemlerinde masanın iki tarafında da oturdum.
Belki aradığım yer ikisinin tam ortasıdır:
Umutlarını boşa harcamayacak kadar seçici, hayatı kaçırmayacak kadar cesur olmak.
Yeşil Işın’ı daha önce izlemiş ve neredeyse tamamen unutmuşum. İkinci izleyişimde ise Delphine bana yer yer kendimi gösteren rahatsız edici bir aynaya dönüştü. Başta onda gördüğüm bazı özelliklerden uzaklaşmak istedim. Filmin sonunda ise hepsinden kurtulmak istemediğimi fark ettim.
Bu yüzden Yeşil Işın bu kez benim için 4,5 yıldızlık ve favorilerimin arasına koyacağım bir film oldu.



